9c2d2df79f04d777ad7b68e4cbf37756_k

Orada 1 Gece serisinde bu kez Kapadokya’nın binlerce yıllık mağara, tünel ve kiliselerindeydik. Geceleyin o mağarada kalınca neler oluyor, yerin altı nasıl ve başımıza neler geldi? Önce okuyun, sonra cesaretiniz varsa gidin!

 

0-66Uzun zamandır “Orada Bir Gece” konseptine uygun bir yer arıyorduk. Çoğu zaman bürokrasiye bazen de zamanlamalara takılıyor, hep ertelemek zorunda kalıyorduk. Derken bir telefon geldi ve kendimizi ertesi gün Uçhisar’da bulduk. Argos’ta. Hikâyesini duymuşsunuzdur; 1996’da kente tatil için gelen Gökşin Ilıcalı hayalinin peşinden koşar, yıllarca keşfettiği mağaraları restore eder ve 4 mevsim insanların akın ettiği bir otel yapar. Otelin inşası sırasında elde edilen bazı bulguların tarih açısından çok önemli veriler sunduğu ortaya çıkınca, yerin altına doğru inmeye devam ederler ve bambaşka mekânlar bulurlar. Mesela tüneller ve kiliseler…

İşte biz de gecemizi orada geçirdik, tünellerde başımıza gelmeyen kalmadı. Kapadokya artık ben, Mehmet Emin Demirezen ve Mert Toker için balon ve güzel atlar diyarından öte bir şey. Hepsini anlatacağım.

Maceramıza akşama doğru bir konserle başladık. Argos’un meşhur köpeği Badem’in yol göstericiliğiyle, 3 yıl önce ortaya çıkan Bezirhane’ye vardık. İçerisi loştu ve ilerledikçe tavan bizden uzaklaşıyor gibiydi. Anlam veremediğim oyuklar vardı bir de, meğer o zamanki kiliselere has bir şeymiş. İçerisi mumla aydınlatıldığından, 1500 yıllık mekân bize ışık oyunları ziyafeti de sunuyordu.
Burada klasik müzik konserleri ücretsiz düzenleniyor. Bizim gittiğimiz gün sahnede 3 güzel ve yetenekli kızdan oluşan Çelliçel vardı. Kendimize bir köşe bulduk, Johann Sebastian Bach’ın Cello Suite’inin ilk bölümünü dinlemeye başladık. Bir zaman yolculuğunda gibiydik; Düşünsenize; bu eşsiz parçayı dinlediğimiz yer 1500 yıl önce insanların birbirleriyle korkularını ve umutlarını paylaştığı bir kiliseydi. Yıllar sonra Selçukluların kervansarayı olmuştu. Acaba kimlerin yolu düşmüştü? Ayrıntıları Mimar Aslı Özbay’dan dinleyelim: “ilk büyük keşfimiz” diye açıkladığı Bezirhane hakkında dediğimiz en az 1500 yıllık kiliseydi. M.S. 4-7’inci yüzyıllar arasında çökmüş, Ortodoks Rumlar da terk etmiş. 11-14’üncü yüzyıllar arasında Selçuklular egemen olmuş. Burası İpek Yolu’nun duraklarından olduğu için kiliseyi kervansaraya dönüştürmüşler. Büyükbaş hayvanların izleri duruyordu… Osmanlı dönemindeyse Bezirhane oldu. Şimdi bizim konser alanımız… İçinde bulunduğumuz şapeli sadece 3 yıl önce bulduk.”
kapa 2

AMAN PERİLERE DİKKAT!
Tüf öyle bir taş türü ki her dönemden bir iz var, dokunduğunuz her yerde zamanı hissedebiliyorsunuz. Çok ileride belki de başka bir amaçla kullanılacak ama geleceğin insanları, oturduğumuz sandalyelerin bıraktığı izlerden ya da arşivlerden, buranın etkinlik alanı olarak kullanıldığını da anlayacaklar. Kapadokya böyle bir yer işte… Por Una Cabeza çalmaya başlayınca düşüncelerimden uyandım.
Karanlık iyice bastırınca yola çıkma kararı aldık. Otel çalışanları ve yerlileri bize iyice anlatmıştı Uçhisar’ı, burada kimsenin başına kötü bir şey gelmemiş, sadece bir korku filmi çekimi sırasında tuhaf şeyler yaşanmıştı ki zaten bunun da sebebi bilinmiyor. Tek problem Mehmet Emin’in o filmi defalarca televizyonda izlemesiydi, o yüzden bize sürekli filmden sahneler anlatıyordu.
Bu kent efsunlu ve çok güzel ama zifiri karanlıkta, rüzgârın her şeyi tedirgin edici bir biçimde kımıldattığı bir gecede ne kadar ürkütücü hale geldiğini bilemezsiniz. Şansımıza gökyüzünde dolunay belirdi, koskoca vadi bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Tam bu anın tadını çıkarırken, Mehmet Emin de sürekli iki avucunu göğe açmış 3 Kulhüvallah 1 Elham arada da Nasr sürelerini okuyup duruyordu.
Argos’un vadisi çok büyük, bir kısmında tarım yapılıyor bir kısmı mağara dolu, onlar da hiç dokunulmamış. Zira hangi birini restore etsinler… Derken bir feryat “Eceeee! Eceeee!” Baktık Emin ortada yok. “Emin ses ver, neredesin?!” Scooby Doo çizgi filmlerindeki gibi, koşuştururken karanlıkta birbirimizle çarpışıp düştük. Mehmet Emin çok korkmuş, anlatıyor: “Sizin sesiniz yankılanıyordu, ben de video çekiyordum. Bir mağaradasınız sandım, aşağı indim. Birden ses kesildi. Bana şaka yaptığınızı sandım, el fenerini bir yaktım kimse yok. Feneri düşürünce siluetler gördüm. Siz sandım önce ama değilmişsiniz. Hadi gidelim Ece, otele dönelim!” Arkadaşımız dehşete kapılmış anlatıyordu ama biz bir türlü ciddi olamayıp gülüyorduk. Köyün yerlilerinin perilere dikkat edin uyarısını bizimki çok ciddiye almıştı. Üstelik daha gecenin başındaydık!

49fbfe8528a8d8242286b37f5ccbb9a6_kÖRÜMCEKLE GÖZGÖZE
Usul usul bir mağaraya girerken ortalıkta yarasa var mı diye bakınan Mert’in ayağına bir şey çarptı, bir öküz kafatası… Aynısından hemen karşımızda da vardı. Mağaraya sızan ay ışığı eşliğinde bastığımız yerlere dikkat ederek devam ettik. Yıldızlar öyle güzel görünüyordu ki yukarı tırmanmak istedik. Önden Mehmet Emin gitti, sıra bana gelince daracık mağara girişine sıkışıverdim! Bir yandan Emin çekiyor diğer yandan Mert; bense gülmekten bir şey yapamıyorum… Eh, bir zamanlar büyükbaş hayvanların dolaştığı koca mağarada sıkışmayı başarmışım, gülmeyeyim de ne yapayım? Beni kurtaran Mehmet Emin’in korkusu oldu. Çünkü yukarısı karanlıktı ve örümcekler kol geziyordu, bizimki beni kurtarmaya çalışırken kocaman bir örümcekle göz göze geldi. Beni bir itişi vardı ki, sanki ardımızdan Godzilla geliyor. Toz toprak içinde geniş bir bölme bulup soluklandık, mağaraların içi buz gibiydi. Acaba insanlar eskiden nasıl ısınıyormuş?
Yine de her şeye değerdi karşısında oturduğumuz manzara. Tüften peri bacalarının görüntüsü bile bir başkaydı. Yıllar önce Hollanda kralı ve kraliçesi, “Bizim bir tek Kapadokya’mız olsa yeterdi” demişti. Resmen tarihi ve görsel bir hazine…
Sonunda sıra aşağı inmeye geldi. Otel restorasyonu sırasında yerin epey aşağısında keşfedilen su kanalı ve kaçış tüneline gittik. Allah’tan tünel aydınlatılmıştı. Gemil Tepesi’nden başlıyor, Güvercinlik Vadisi’nin Batı yamacına kadar uzanıyor; tam 4.5 kilometre… Tünelin girişi genişti ama ilerledikçe daralmaya başladı. En sonunda ben ve Mehmet Emin yan yana, 2 metre boyundaki Mert’se eğilerek yola devam ettik. Çok tuhaf bir şey de keşfettik, tüneldeki bazı yerlerde seslerimiz çok kalın, bazı yerlerde de çok boğuk yankılanıyordu. Biri duysa beni erkek sanabilirdi. Sudan dolayı aşınmış tüften duvardaki izleri takip ederek çıkışı bulduk. Klostrofobi ve nefes darlığı çekenlere göre bir şey değil, söyleyeyim.
Ertesi akşam ateşin başında sohbet ettiğimiz mimar Aslı Özbay, bu tüneli şöyle anlatacaktı: “Doğal su sarnıcı ve kaçış tüneli. Kim yaptı bilmiyoruz; Frigler, Hititler, Romalılar, Bizanslılar, hepsi olabilir… Aynı tekniklerle kazdıkları için ayırt etmek güç. Bir taşın yaşını çalışmalarla bulmanız mümkündür ama bu alanlar sürekli kullanıldığı ve taşlar aşındığı için kesin yıl söylemek de olanaksız. Ancak izlerden tarihlendirebiliyoruz” dedi. Süper teknoloji döneminde de olsanız bilemeyeceğiniz şeyler oluyormuş demek, ne fena…

‘BEN DE SİZİ ARIYORDUM’
Uçhisar’ın sokaklarında geceleyin kimseyi bulamıyorsunuz. Başta her şey çok güzel ve otantik geldi. Esnaf dükkan kapılarını kilitleyip çıkmış, kepenk falan yok, bu yüzden terk edilmiş bir kasabada gibi hissettik kendimizi. Sağa sola bakınarken kocaman iki kangal karşımıza çıktı, korkudan elime bir taş aldım ama gerek kalmadı, çünkü köpekler bir ses duyup uzaklaştılar. Sabahın 5’inde hızlı adımlarla Argos’a yürümeye başladık. Güneş henüz doğmamıştı ve bir ara yolu kaybettik. Haritamız yok, yol soracak kimseyi bulamıyoruz, bazı sokaklar aydınlatılmamış, el fenerimizin pili bitmiş. Korku filmi çekiyoruz sanki! Bir köşeye oturmuş kara kara düşünürken “tangur tungur” bir ses işittik. Küçücük bir golf arabası duruyordu karşımızda, direksiyondaki güler yüzlü adam, “Yahu ben de sizi arıyorum! Küçücük yerde nasıl kayboldunuz öyle…” diyerek güldü. Bir koşu golf arabasına bindik, daha doğrusu tünedik. Başımıza gelenleri anlattıkça abi gülerek, “Hiç değilse gölgenizden korkmuyorsunuz” deyip patlattı kahkahayı.
Bütün gece o kadar üşümüş ve korkmuştuk ki bir odaya sığıştık. Uyuyamadık, konuşup durduk. Yaptığımız şey mağarada bir gece geçirmek değildi sadece, binlerce yıllık bir tarih kitabının sayfalarında dolaşmıştık aslında.
***2cdea1ba7366a12e9413404fe8db3949_k
‘Kim yaptı bilmiyoruz; Frigler, Hititler, Romalılar, Bizanslılar?’

Bir diğer akşam yıllar önce hayallerinin işini bulup Ankara’dan Kapadokya’ya taşınan Argos mimarlarından Aslı Özbay ile Uçhisar’ın nefis vadi manzarası karşısında ateş başında oturduk, burada keşfettiklerini konuştuk. Çünkü esas hikâye yerin altında, taa Hititler’e uzanıyor.
Başta Argos’ta çalışmak isteyecek mimar bulmakta çok zorlanmışlar. Hem şehirden uzak hem de havalı mimarlık dünyasıyla öyle pek alakası yok. Bu dediklerime gülüp daha önemli bir şeyi paylaştı bizimle: “Mimarlık derslerinde anlatılmayan bir mimarisi var buranın. İnşaat mühendisleri gördüklerinde dumur oluyor. Altı bilinmedik bir kaya ve küp küp odacıklı bir sistem… Nasıl havalandırılmış ve aydınlatılmış, bilmiyoruz. Çalışarak öğreniyoruz, okul gibi. Sadece bu değil, Hacı Bektaş’ların, Mevlânâ’ların, Rumî’lerin ve Ortodoksların hümanist babalarının çıkmasına sebep olan ilginç bir coğrafya burası aynı zamanda, kısacası öğreneceğimiz çok şey var. Mesela Avrupa Birliği’nin başaramadığını Kapadokya’da çok eskiden sağlamışlar. Çok fazla bilgi saklıyor…”
Ateşimiz sönmeye, odunlar iyice kor olmaya başladı. En başından beri içimde tuttuğum soruyu dayanamayıp sordum: “Burayı otel olarak kullanmaktan bahseder misiniz, bunu nasıl yorumluyorsunuz?” En başından beri bu soruyu bekliyormuşçasına yanıtladı Özbay: “Evet, turizm sahte cennetler yaratmaya çok açık bir alan. Kendi içinde de haklıdır ama bir koruma alanı söz konusu oluğunda alanı kurban etmemeli. Bu bölgenin eski fotoğraflarının çoğunu toplayıp eskiden nerede ne vardı sorusunun peşine düştük. Bir yeri ayağa kaldırırken ruhuna da saygı duyduk. Burası otele göre değil, otel bölgeye göre şekilleniyor hatta içinden köy geçiyor… Restorasyon çalışmaları da hâlâ devam ediyor, daha neler çıkacak bilinmez.” Aslı Hanım Hitit izi bulmayı çok istiyor. Dediğine göre arkeologlar buldukları Hitit’e ait olan yerleri ve objeleri özenle saklıyormuş, definecilerin işgaline uğramasın diye…

Kapadokya’ya en büyük yatırımı Rumlardan sonra Selçuklular yapmış. Osmanlı döneminde hükümet sadece vergi almış ama kente çok büyük yatırım yapmamış. Çeşitli ırkların yaşadığı geniş bir sivil kültürün oluştuğu bölge verimsiz topraklardan dolayı 1960’larda terk edilmiş. Bir kısmı da bedava imar alanı alabilmek isteyenlerin hırsları uğruna afet alanı ilan edilmiş. Dahası terk edilen evlerin duvarları sökülmüş ve böylece tepedeki evler yapılmış. O inşaatlarda çıkan hafriyatları da bu yerlere dökmüşler. Restorasyonun uzamasının bir nedeni de bu.

Ece ULUSUM

Related Posts

Klima savaşları

Çözüm artık şu havuz problemini

Denizlerin arka sokakları onlara emanet

‘Bir bakışta böceklerimin derini anlarım’

Yeni annelere sağ kalma rehberi

‘Vücut parçalarını eşeklerin üstünde taşıdılar’