10 Mayıs’ta Zorlu PSM Caz Festivali’nde sahneye çıkacak Beth Hart, Deep Purple’a back yapan tek ses ve Jeff Beck’le defalarca turneye çıkan tek isim. Sesiyle dinleyicilerin içine işleyen Hart ile konuştuk…

6678400-1Kuyruklu bir piyanonun önünde bir kadın. Siyah bir bluz ve kot giymiş. Yüzünde hiç makyaj yok. Etrafıyla da hiç ilgilenmiyor. Birden piyanoya yaklaşıp çalmaya başlıyor. Şarkıya girdiğinde kalabalık çoktan susmuş, onu dinliyor. Öyle iyi bir sesi var ki şarkı bitene kadar kimse yerinden kıpırdayamıyor. Kadın birden arkasını dönüyor ve Beth Hart olduğu ortaya çıkıyor. Gözleri dolanlar, çığlık çığlığa alkışlayanlar… Hart’ın sesini dinlemekten çok dinleyicilerin onu dinlerken ne hale geldiğini seyretmeyi seviyorum. Şimdi bunu bir videoda değil, canlı canlı görme imkânım var. ABD’li caz, soul ve blues sanatçısı; müzisyen ve şarkı yazarı Beth Hart 10 Mayıs’ta Zorlu Caz Festivali’ne geliyor. Konser öncesi Hart ile konuştuk. Müziğin sesini biraz açın ve röportajı okuyun…

 “Fire on the Floor” albümünüzü çok severim. Sizin için ne ifade ediyor?
Daha öncekilerden farkı yok. Albümdeki şarkılar hayatımın o döneminde olduğum yeri gösteriyor. Her defasında duygular, inançlar, korkular, aşklar, nefretler, enerjiler ve yılgınlar açısından o an hissettiğim şeyleri yakalarım. Müzik, iyileşmek ve kötü şeylerden uzaklaşmak demek. O yüzden her albümüm o döneme ait bir fotoğraf gibi.

■ Bugün caz ve blues müzisyenlerinin onlarca yıl sonra nasıl hatırlanacağını düşünüyorsunuz?
Kendi adıma konuşmam gerekiyorsa, dürüstçe çalıştığım için minnettarım. Uzun zamandır müziğin içindeyim, benimle birlikte yola çıkan birçok insan artık müzisyen olarak hayatına devam etmiyor. Para kazansam da kazanmasam da ölene kadar sadece müzik yapmak ve hayatımın geri kalanını yaratıcı işlere adamak istiyorum. O yüzden hâlâ birçok farklı insanla birlikte şarkılar yazıp kayıtlar yapmaktan mutluyum.

‘CAZIN İLK DÖNEMLERİNDE YAŞAMAK İSTERDİM’
■ Cazın hangi döneminde yaşamak isterdiniz?
Cazı severim. Sevdiğim şeyler erken dönemlere ait. Erken dönem derken, mesela Billie Holiday ve Dinah Washington’ın şarkı söylediği zamanlardan bahsediyorum. Annem gerçekten onlara tapıyordu, ben de bu sayede çok erken yaşlarda onları dinlemeye başladım. Bu yüzden caz müziğin ilk dönemlerinde yaşamak isterdim.

■ Sahneye inanılmaz hâkim duruyorsunuz. Sahneye çıktığınız anda ilk olarak neye bakıyorsunuz?
Daima grubum benden önce performansa başlar. Bu yüzden ilk olarak mikrofonu tutacağım yere ve etrafında beni yere düşürecek bir şey olup olmadığına bakarım. (Gülüyor…) Aklımdan geçenlerse, grubun performansına odaklanmak ve konseri dinlemeye gelen insanları eğlendirmek oluyor. Onlara bazı hikâyeler anlatarak aramızdaki bağı kuvvetlendiriyorum. Sizi dinlemeye gelen insanlarla gerçek bir bağ oluşturmanın kalabalığı büyütmek için önemli olduğunu düşünüyorum.

■ Müziğin şu anki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Müziğinizin bugün diğer türler arasında eşsiz yolunu nasıl tanımlarsınız?
Şu anki durumda yer edinmiş pop müzikler pek tarzım değil. Ama sevdiğim bazı şeyler de var. Bugünkü müzik endüstrisinde sevdiğim şeylerden biri internet ve sosyal medya sayesinde insanların sizi tanısa veya tanımasa bile etki yaratabiliyor olması. Arkanda büyük bir destek var ya da yok. İyi şeyler yaptığınızda karşılığını alabiliyorsunuz. Bence bu, farklı tarzda müzik yapan sanatçılar için harika.

‘VAN GOGH SAĞ OLSA BİR TABLO BİLE SATAMAYABİLİRDİ’
■ Günümüzde müzik başarısı, söz ettiğiniz sosyal medyada izlenme veya takipçilerin sayılarıyla ölçülüyor. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Başarının ölçülebilen bir şey olduğuna inanmıyorum. Sanırım bir insanın yapabileceği en aptalca şey, kim olduklarını ya da sanatçı kimliğini sayılarla değerlendirmek oluyor. İnsan değer biçebilecek ve endişelenebilecek bilgiye sahip. Zaten endişelenmiyorsan, bu noktada olmazdın, hayatta olmazdın. Örnek verecek olursak; Vincent Van Gogh, tüm zamanların en büyük sanatçılarından biridir. Bugün dünyadaki en pahalı tabloların sahibi. Eğer hayatta olsaydı bu durum aynı olmayacaktı. Belki tek bir tablo bile satamayacak ya da hiçbir ödül alamayacaktı. O yüzden her şeyden önce kendini biliyor olmak, sizi neyin mutlu ettiğini, neyin enerji verdiğini fark etmek daha değerli.

■ Yıllardan beri sahnelerdesiniz. Hayatınız boyunca öğrendiğiniz en önemli ders ne oldu?
Minnettar olmak. Bence mutlu, sağlıklı, huzurlu, yaratıcı ve aşk dolu bir ilişkiye sahip olmanın anahtarı bu. Gerçekten minnettar kalmanın ve anın içinde olmanın güçlü olduğuna inanıyorum. Bu yüzden geçmiş hakkında çok düşünmek ya da gelecek için planlar yapmak bana göre değil. Bunlara saplanıp kalmanın zaman kaybı olduğuna inanıyorum. En büyük gücün şimdiki zamanda olduğunu düşünüyorum. Yaşıyoruz, gözlerim ve kulaklarım açık, bedenlerimiz çalışıyor. Nefes alıyoruz ve veriyoruz. Sürekli genişleyen evrende yaşıyor olmanın ne denli bir mucize olduğunu görüyoruz. Bu yüzden bence en önemli ders, minnettar olmak ve anın içinde yer almak.

 

Ece Ulusum

Related Posts

Kalben: Sürekli parlayamam

Ediz Hafızoğlu ve Çağrı Sertel: Transparan takılıyoruz

Ezhel’in annesi Ulya Turgut: Çocuğumun arkasındayım

Caz ve dahası

Lezzetli ama hep aynı Cappadox

‘Biz öyle çocuklar değiliz’