Bülent Ortaçgil, 2012’de Yaylı Sazlar Orkestrası’yla verdiği konseri kaydettirdi ve ortaya arşivlik bir DVD seti ile albüm çıktı. Adı da Senfonik Ortaçgil. 4 yıl sonunda çıkan bu projesini de basına özel bir kahvaltıda açıkladı. Kahvaltı sonrası Ortaçgil ile sohbet ettik…

6617530Küçük ve leziz bir masada birkaç basın mensubu Bülent Ortaçgil’in etrafına oturmuş bekliyoruz. Sessiz bakışma merasimini Ortaçgil bozuyor, “Pardon, bugün diyetimi bozacağım. Şu simidi uzatır mısınız?” Kıkırdamalar… Birden müzik piyasasından referanduma uzanan, tam kahvaltılık bir sohbet başladı. Orada olmamızın bir nedeni vardı elbette. Bülent Ortaçgil’in 2012’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda Dr. Ersin Arslan’ın anısına Yaylı Sazlar Orkestrası’yla verdiği konseri hem bir albüm hem de DVD olarak Ada Müzik’ten çıktı. Adı da Senfonik Ortaçgil. İçinde sadece konser kayıtları yok; sahne arkası ve röportajları, Ortaçgil ve yol arkadaşlarının arşivlerinden seçmeler, Mavi Kuş’un ilk kez yayınlanacak canlı performans görüntüleri ve sanatçının tüm video klipleri de var. Yani tam arşivlik… Kahvaltı bitti bizim özel sohbetimiz başladı.

 Bülent Bey diyetinizi epey bozdunuz bu sabah…
Evet öyle oldu. Ama öğle yemeği ile sabah kahvaltısını karıştırdım. O yüzden sayılmaz.

■ Bu DVD çalışmasından önce de bir albümünüzün plak versiyonunu çıkardınız. Sırada kitap mı var?
Yazı yazma alışkanlığım olsa kendimi kitap yazacak durumda hissediyorum aslında ama öyle bir yazı yazma alışkanlığım yok. Bu bir disiplin ve terbiye işi. Ve insana 60 yaşında birden ‘pıt’ diye pul gibi gelmiyor. Edinirsem eğer söz ettiğim alışkanlığı ki bu ortamı sağlayacak vaktim de var, bir kitap yazmak isterim. Ama öncesinde bir kayıt daha yapmak istiyorum. Yeni ve orijinal şeylerden oluşan bir proje daha… Bu şimdilik konuşma aşamasında ama, ne zaman olur bilmiyorum. Biraz şans, kader, kısmet gibi bir proje. Rastgele ve ne çıkarsa bahtına gibi bir albüm. Bir kez daha deneyeceğim.

■ Kitap yazarsanız kendinizi her açıdan mı ele alacaksınız yoksa sadece müzik üzerine mi?
Kendimi müzisyen kimliğimden soyutlamak bayağı bir iş olur. Ondan soyutlayamam. Sonuçta müziği anlatırım herhalde. Ama kurmaca bir öykü mü yazarım yoksa kafamdakileri mi aktarırım bilmiyorum. Roman tekniğiyle bir şey yazacağımı hiç sanmıyorum. O başka bir terbiye. Öyle bir iddiam da yok. Yazı yazmak çok ufaklığımdan beri aşina olduğum ve arzu ettiğim bir şey. Belki tüm notlarımı derlerim. Dener miyim, denemez miyim bilmiyorum. Çok sık sordunuz, düşüneceğim.

■ Şimdiye dönecek olursak, bu Senfonik Ortaçgil işini kimin için yaptınız?
Bu iş her açıdan olmasa bile benim beğenime uyuyor. Son derece gelişmiş ve iyi çalınmış müzik var. Üstelik iyi kayıt teknikleri söz konusu… Ama hata da var doğal olarak. 20-25 yıldır birlikte olan insanların oluşturduğu bir grup Ortaçgil. Taşıyıcısından menajerine, çalgıcısından tekniğine. Türkiye’de parti yok, cemiyet yok, edebiyat birliği yok, grup yok… Kim kurmaya kalksa 3 yılda birbirimize giriyoruz. Biz yıllarca devam ettik. Üstelik yaptığımız müzik kitlesel bir müzik de değil. Milyonların diline dökülmüş değil. Müslüm Baba bir şarkımı söyledi diye, tanıyor bir sürü insan artık beni ama, geçmişimi ve diğer yaptıklarımı bilmez. Ortaçgil o kadar yaygın değildir. Ona rağmen bu grup insan sırf bu müziği yaparak yaşamayı başardı. Bu müziği yapmakta ısrar etti. E bunun bir belgesi olmalıydı…

■ İşin içine senfoni girince genelde solistler smokin giyer. Siz yine aynı tarzda devam etmişsiniz.
(Gülüyor.) Evet. “O kadar abartmayalım’’ dedik. Şefimiz İbrahim Yazıcı da öyle. Yoksa konser bitince sahneden inerken konzertmeister’in (baş kemancı) elini falan sıkmam gerekirdi. Yapmadık…

‘DİJİTAL TEKNOLOJİNİN BERRAKLIĞI BENİ ETKİLEDİ’
■ 1996’nın Roll’ünde bir röportajınızda “Kasete uzun zaman karşı çıktım. Plaktan devam ettim ama kaset almadım. Gerçi CD’ye hızlı alıştım” diyorsunuz. Bu kasete olan yaklaşımınızı dijital platformlara da sergilediniz mi?
Hayır, sergilemedim. Dijital platform bana daha yakın geldi. Üstelik de teknolojik olarak o kadar temiz stüdyo kaydı yapamıyorduk. Dijital teknolojinin berraklığı beni etkiledi. Ancak müzik elle tutulur olmaktan, tanıdığım formlardan çıkıp e-posta yoluyla gönderilen bir şeye dönüşünce o zaman bir bozuldum. Çünkü bütün alışkanlıklarım değişti.

■ Hangi alışkanlıklarınız?

Hayatım boyunca plak ve CD’leri dinlerken elimde albüm olur ve içindekileri, kim ne çalmış, bu şarkıyı kim düzenlemiş, nerede kayıt edilmiş hepsine bakardım. Şimdi bu olamıyor. Bir ‘Gönder’ tuşuna basıyorsunuz “zıt” diye gidiyor. Albümlerden bu açıdan rahatsızım açıkçası.

■ Okuduklarıma bakıyorum da yurtdışına çıkan birine plak sipariş eden, müzik marketlerin kapısında yatan bir nesil varmış. Şimdi bütün o teferruatlar ortadan kalktı ama içerikler çok iyi olmadı.
Valla her şeyi genellemek istemem. Müziksever denince ben homojen bir grup algılamıyorum. Yani çok profesyonel olarak dinleyen de var, eğlence olarak dinleyen de. Onlara bir şey diyemem. Ben mesela müzik dinlerken hiçbir şey yapamayanlardanım. Sadece müzik dinlerim, araba bile kullanamam. Çünkü aklım hemen parçaya gidiyor, dalıyorum. Şimdi Türkiye sadece müzik açısından değil, bir sürü konuda karmakarışık. Dolayısıyla “Müzisyenler şöyleydi, dinleyiciler de böyleydi’’ demek işin ufacık bir boyutu oluyor. Yani gazete okuyanlar ya da televizyon seyredenler için de bu dediklerim geçerli… Onlar farklı mı? Pek değil bana sorarsan… Aynı çorbanın içinde dönüp dolaşmaktayız.

■ Röportajlarınızdan birinde “Şarkı yazamıyorum, yaşlandım” sözünüz manşetlere yansımıştı. Bu sözünüzün üzerinde çok duruldu. Bu sizi rahatsız ediyor mu?
Yoo, etmiyor. Doğrusu şöyle: Ben müzikle para ilişkimi çok minimal bir düzeyde tuttuğumdan bunun acısını çekmedim. Şarkı yazmak, sürekli konser vermek, kayıt yapmak, kendimi gündemde tutmak gibi zorunluluğum yok. Kendimi beğendiğim sürece yapmaya devam edeceğim. Yaparım, yapamam, yaptığımı beğenmem, onu bilemem.

■ Aynı dönemden geldiğiniz Erol Büyükburç, Ajda Pekkan, Selçuk Ural ve benzeri isimler gibi müzik yapsaydınız. Şimdi sizce nasıl biri olurdunuz?
O kitle büyük pırıltıları olan bir kitle. Ama o pırıltı sonsuza dek yanamaz, sönüyor. Emekli oluyorsunuz ve o dönemde güncel işler yaptığınız için sonra unutuluyorsunuz. Üzerinize başkaları geliyor. Popüler dünyayla baş etmek kolay değil. O işin kaderi öyle… Her sanat disiplini için geçerli. Popüler dünyanın var olma nedeni o, siz gideceksiniz başkaları gelecek… Dolayısıyla unutulmak ve gündem dışı kalmaya alışmış olmak gerek. Şöhret olup da insanların sonsuza kadar ilgi göstermesini beklemek güç. O kadar güncelseniz, güncel olmamaya da alışacaksınız. Alışamazsanız problem var ve problem de oluyor.

■ Kendi bildiğiniz yoldan devam etmek, müziğinizin arkasında durmak sizi nasıl biri yaptı?
Ben bu kadar ısrar edip bu şarkıları yapmakla aslında bir sürü genç insana da böyle bir yolun mümkün olduğunu gösterdim. Böyle bir yolla da yaşanabileceği gerçeğini gördüler. Ben ana akım müzik için kötü bir örneğim. Ana akım dışı örnekler vereyim. Yani kendi şarkısını 10 kişinin dinlediği bir adam da beni bilip “Ya bu herif yaptı ben neden yapmayayım?” diyebiliyor. Yoksa Ajda Pekkan olmak isteyenlerin ekolü zaten bambaşka, beni zaten dinlemiyor.

■ Son olarak, bundan onlarca yıl sonra nasıl anılmak isterdiniz?
Yaptığım işin kalıcı olduğunu görüyorum. O açıdan alçakgönüllü değilim. Yaptığım şeyi benim yaşıtlarım da dinliyor, onların çocukları da dinliyor ve onların torunları falan da dinleyecek. Doğru bir iş yaptığıma eminim. Biliyordum zaten ve görüyorum da. İleride de böyle olur diye umuyorum.

‘O BANA BENZEYEN BİR SÖZ YAZARI…’
■ Güncel müzikte sizin hayranınız olan, sizi idol belirlemiş birçok kişi var. Mesela Teoman söz yazarlığı konusunda her fırsatta sizden söz ediyor. Birlikte verdiğiniz konserler de çok güzeldi.
Ne güzel. Ben Teoman’ı çok seviyorum çünkü bana benzeyen bir şarkı yazarı sonuç olarak. Ayrıca benim etrafımdaki bir sürü insan onun sözel dünyasını çok destekliyor. Ben de onun yazdıklarını çok seviyorum. Teoman ile ürettiğimiz projenin çok orijinal olduğunu düşünüyorum. İki ayrı neslin ve güya ayrı ekol, güya diyorum çünkü yöntem aynı… Şarkıların ilk çıkış halini beraber çalsak farkımız olmaz bile. Proje orijinaldi ama ülkemizde her şey sonsuza kadar devam etsin istenir ya, o olamaz işte. Yapıldı birçok konser ve çok güzel kayıt yapıldı. Kalıcı ve unutulmaz işler arasına kondu ve orada da kalsın bence.

■ Üstünden epey geçti gerçi ama Bob Dylan’a hayranlığınızı biliyorum. Nobel’i de ancak gidip aldı. Siz onu nasıl yorumlarsınız?
O benim hayatımın mihenk taşlarından biri. Bob Dylan’ın temsil ettiği şeyle Nobel’i yan yana görmek o kadar hoş gelmedi bana. Ama eğer edebiyat açısından, şarkı yazarlığı kimliği üzerinden Nobel Edebiyat Ödülü’nü birine vermek gerekseydi ben Leonard Cohen’i tercih ederdim. O Dylan’a göre daha fazla edebiyatçı. Bob Dylan daha slogan ve güncel ama Cohen daha iyi olurdu.

Konserde Ortaçgil’in arkasında, İbrahim Yazıcı yönetiminde 26 kişilik dev yaylı grubu var. Erkan Oğur, Baki Duyarlar, Cem Aksel, Gürol Ağırbaş, Birol Ağırbaş ve Barlas Tan Özemek enstrümanlarıyla, Birsen Tezer ise vokali ile Ortaçgil’e eşlik ediyor.

Kahvaltıdan notlar
* “Sosyal medya kullanmıyorum. Bir resmi hesabım var. Bazen telefon açıyorum arkadaşlara, şöyle bir şey yazın diyorum onlar yazıp paylaşıyor.”
* “Konser sonrası kız fotoğraf çektiriyor. Birkaç dakika sonra geliyor aynı kız yeniden fotoğraf çektirmek istiyor. “Niçin?” diye soruyorum, kötü çıkmış da ondan. Yahu kimse benim nasıl çıktığıma bakmıyor!”

Ece Ulusum

Related Posts

Kalben: Sürekli parlayamam

Ediz Hafızoğlu ve Çağrı Sertel: Transparan takılıyoruz

Ezhel’in annesi Ulya Turgut: Çocuğumun arkasındayım

Caz ve dahası

Lezzetli ama hep aynı Cappadox

‘Biz öyle çocuklar değiliz’