cem yılmaz, ozan güven, zafer algöz, ece ulusum, arif ve 216 setinde

Merakla beklenen Arif V 216’nın setinde, filmin bir bölümünü çekilirken izledim. Cem Yılmaz’la, diğer yıldızlarla, kamera arkasındakilerle konuştum. Acayipti! “Aman ha; bu G.O.R.A.’da parlayan Arif’in devam filmi değil; o A.R.O.G.’du Sıfırdan başlayan bir hikâye” diyor Cem Yılmaz. 14 yıl sonra aynı kadro ve daha fazlası karşımızda olacak. 3 bin kişilik bir ekiple çekilen bu yeni hikâyede kimler yok ki! Cem Yılmaz, Ozan Güven, Zafer Algöz… Sadri Alışık, Zeki Müren, Ajda Pekkan… Ayhan Işık, Ediz Hun, Filiz Akın… Uzaylılar, robotlar, 1960’larda İstanbullular…

7006336Mutfağında sıcak sıcak sinema. Bir zaviyeden bakılırsa tiyatro da denebilir. Hatta daha fazlası… Zira kalbimizin kırmızı halısında sürekli yürüyen oyuncuların senaryoda olmayan, spontane, gerçek hayattan performansları da orada; kamera arkasındakilerin seyirlik mesaileri de. Durun durun baştan anlatıyorum… Son günlerde karşıma kim çıksa Cem Yılmaz’a benzetiyordum. Meğer çok istediğim bir şeyin habercisiymiş. Gazeteye adım atar atmaz şef, “Ece, Beykoz’a Cem Yılmaz’ın setine gidiyorsun” demesin mi? İlk film seti deneyimimin Arif V 216 olacağını söyleseler inanmazdım. Geç kalmamak için 3 saat önceden gittim sete. Sonra bir grup gazeteci geldi, filmin ekibiyle buluştuk.

Cem Yılmaz’ın üstünde kareli bir gömlek, bir atlet… Ensesi hafif terlemiş; gömlek yakasıyla araya bir mendil bekler gibi… Ozan Güven’in robdöşambırının altında da atlet var. Saçının bir kısmı boyalı… Zafer Algöz’ün robdöşambırınıysa içindeki kırmızı beyaz çizgili tişört tamamlıyor. Rolü gereği ince bir bıyık bırakmış. Seda Bakan pembe çiçekli elbisesinin omzuna mavi bir hırka atmış. Ekipte günümüze en yakın giyinen, yönetmen Kıvanç Baruönü. Boynunda ikiye bölünen mıknatıslı gözlük, ellerini sürekli önünde kavuşturup bir şeyler düşünüyor sanki… Hep birlikte etrafına oturduğumuz masa, gofret, kuruyemiş, kurupastayla donatılmış. Kurupasta deyip geçmeyin. Bir zamanlar misafir ağırlamada, düğün dernek olayında, hasılı insan içine çıkmada büyük müessese kurupasta. Cem Yılmaz olayın farkında. Elindeki çikolatayla “Oğlum sadece misafir gelince mi bu çikolatalar çıkıyor. Bize niye yok?” diye takılıyor. Arif V 216 filminin seyir keyfi sette başlamış. Ayrı bir proje olarak da çekilmiş zaten. Filmin belgeselini al, sakla, döne döne seyret; o kadar!

‘İNSAN OLMAK İSTEYEN PİNOKYO HİKÂYESİ’
Kıvanç Baruönü, “Bir film 60’larda geçiyor olsa tam olarak nasıl yansıtırız diye düşünüp ona göre derleyip toparladık” diyor. Cem Yılmaz ekliyor: “Şakayla karışık bütün dönem arabaları, kıyafetleri, toka, gözlük ve eşyaları bizde. Biri 60’larda geçen bir film çekmek istese gelip bizden rica etmesi lazım…” (Gülüyor). Arif V 216 filminin fragmanında bir uzay gemisi ve 216’yı (robot) görsek de anlayacağınız üzere film uzayda geçmiyor. Hikâye İstanbul’da, 1960’larda… Bu kıvam yüzünden zihnimde “Star Wars 45’likler” gibi bir filmin hayali belirdi, kurtulamadım daha. Barış Manço, Erkin Koray, Erol Büyükburç, Hümeyra, ille de Mavi Işıklar’ın Helvacı şarkısından soundtrack; düşünsenize! Neyse…
G.O.R.A.’da Ceku ile birlikte eski Türk filmlerini izleyip hüzünlenen 216, insan olmak istiyor. Bu uğurda, “Robot diyorduk ama adam çıktın sen” diyen dostu Arif’in yanına gidiyor. Ama 216 dünyayı Türk filmlerinden öğrenmiş, aradığı şeyse geçmişte… “G.O.R.A.’da Bizans prensesini alır gibi gezegenden prensesi aldım” diyor Cem Yılmaz, “İkinci öyküde karımla bir maceram yok. Elim de gitmiyor karımla bir macera yaşamaya!” (Gülüyor). Filmi anlatırken sık sık “Bir çeşit insan olmak isteyen Pinokyo hikâyesi” olduğunu söylüyor. Ozan Güven de “Afişin altında ‘İyi insanlar yalnızca filmlerde mi olur?’ yazıyor ya, filmde de bunun cevabı var aslında” diyor. “Ama bir şey söylemek için değil, eğlence filmi sonuçta…”
Anlattıklarına göre böyle bir film yapmak yıllardır akıllarındaymış. Cem Yılmaz ve Ozan Güven, Arif ile 216’nın maceralarını animasyon yapmayı düşünmüş ama proje geçen 10 yılda sinemaya ve bu konuya evrilmiş. “Arif’in devam filmini yaptık A.R.O.G.’da. Bu ondan farklı. Devam filmi gibi düşünmeyin. Sıfırdan başlayan bir hikâye” diye devam ederlerken yanıma Zafer Algöz oturuyor; akabinde masadaki kajuya dalıyor… (Kaju da ağırlama adabında 21. yüzyı- lın Türkiye’si olmalı!) Ozan Güven, Fi’den sonra bu filmin çekimlerine hızlı bir giriş yapmış. Cem Yılmaz durumu şöyle tarif ediyor: “İlk filmi izlememiş genç bir kız diyor ki ‘Robotu Can Manay mı oynuyormuş?’ Öylesi de var…”

Ekran Resmi 2018-01-03 17.12.01‘BEN AYHAN IŞIK’A DAHA ÇOK BENZİYORUM’
“60’ların İstanbul’unu nerede göreceksin? Ya benim gibi bir senaryo uydurup gideceksin, filminin içinde gezeceksin ya da bir sinema filmi izleyeceksin” diyen Yılmaz’ın aktardığına göre, filmin dönemi tam anlamıyla yansıtabilmesi için senarist Yiğit Güralp’le film ekibi kaynak araştırması yapmış. Güralp bu filmin senaristi değil tabii, senaryo Cem Yılmaz’da. Güralp araştırmada yardımcı olmuş. Özellikle Mimar Sinan Üniversitesi’nin arşivinden faydalanmışlar. Dönemi belirledikten sonra kurguyu gerçek olayların içine yeleştirmek için o dönemden bazı olaylar da lazım elbet. İş sadece kurguda değil, kostümden o dönemin müziğine birçok detay düşünülmüş. “Kostümler bire bir gerçek” diyor Yılmaz. “Filmde Zeki Müren’i giydireceğiz, o zaman 1969’da Zeki Müren ne giyiyorsa o lazım. Çok komik bir şey var. Bir oyuncu babasıyla ilgili ‘Babam o renk giymez, mümkün değil’ dedi. Biz de fotoğrafı gösterdik, ‘Ha giymiş’ dedi sonra…” Kostümden sorumlu Baran Uğurlu epey uğraşmış.
Filmde kendisini Farah Zeynep Abdullah’ın canlandıracağını öğrenen Ajda Pekkan ise kendi kıyafetlerini verip kirpiğine kadar detaylarda neler olabileceğini anlatmış. Oyuncular da böyle seçilmiş zaten. Sadri Alışık, Ayhan Işık, Ajda Pekkan ya da Zeki Müren gibi isimleri canlandıracak oyuncular belirlenirken sadece yetenek değil fizyolojik benzerlik de göz önünde bulundurulmuş. Gerçi Ozan Güven’in bu konuda itirazı var! Cem Yılmaz “Şükrü’ye Ayhan Işık kostümleri ayarlanırken Ozan ‘Hayır, ben Ayhan Işık’a daha çok benziyorum’ dedi. 2 saat ısrar etti” diyor. Güven de itirazını sürdürüyor: “Hâlâ iddia ediyorum, ben Şükrü’den daha çok Ayhan Işık’a benziyorum!” Derken arkasında önce Sadri Alışık’ı canlandıran Mert Fırat sonra da Şükrü Özyıldız beliriyor. Şakayla karışık omuz silken Ozan Güven’i izlemek sette de lezzetli.
Mert Fırat başka filmler için çalışırken kadroya girmiş, Sadri Alışık’ı canlandırma fırsatını kaçırmak istememiş. Bu rolde onu görmek izleyici için de bir şans olacak. İnsan canlandırdığı karaktere ancak bu kadar benzer. Birkaç soru sorduk, sanki o değil Sadri Alışık yanıtladı. Omzu düşük, tek kaşı havada, sesi her daim muhayyer kürdi makamında; neşeli bir nakaratta bile hafif kedere meyilli… Kerem Alışık da Fırat’la karşılıklı oynadığı bir sahnede epey duygulanmış. Filmin kurgusu gerçek hikâyelerle, özellikle de bu ince detaylarla bağlanınca güzel oluyor.
Güzel demişken; bu ekibin önemli bölümünün hep bir arada olduğu bir filmografi oluştu artık. Türk sinemasında ciddi bir etkileri var. Ortalamaya bakıldığında, hepsi farklı kitleler tarafından çok seyredilen yapımlar. Üstelik farklı denemeler yapıyorlar. 60’ların Türk popu gibi arayıştalar; Beatles, Anadolu pop, Batı Avrupa sound’ları ve makam müziğinin etkileri bir arada…
Yerli, dünyalı, yaratıcı, çalışkan, terbiyeli, yani eski bir röportajdan esinle “Mr. Türk” diyebileceğimiz Cem Yılmaz da oyuncu, senarist, yönetmen, eş-yönetmen veya yapımcı olarak her yandan bu filmlerin içinde. G.O.R.A., A.R.O.G., Yahşi Batı çizgisinde birçok skeçten oluşan eğlenceli filmleri milyonlar izlerken; Her Şey Çok Güzel Olacak, Hokkabaz, Pek Yakında ve nihayet İftarlık Gazoz gibi yapımlarda acayip sinema var. Setteki vodvil ise Ertem Eğilmez filmlerindeki hissi veriyor. Sonra birden sohbeti bölen Kıvanç Baruönü, hayatın gerçeklerini hatırlatır gibi “Bir sahne çekmemiz gerek” deyip tüm oyuncuları toplayıp gidiyor…

‘GET THERE HERE!’
İlk set deneyimi olunca, bir ara meraktan iyice yaklaşmışım sahneye. Ses ekibinden arkadaşlar çekim sırasında sessizlik için defalarca bağırdı. Sanırım sette ıhlamur dağıtan arkadaş en çok onlara yarıyordu. Ama aralarda dolanırken iyiydi be! Sinemada izleyeceğim bir sahneyi tekrar tekrar çekilirken görmek acayip bir şey. Hatta Cem Yılmaz’ın dublörüne bir şeyler sormak istedim, ama aksiyon sahnelerinde dayak yemekten fırsat bulup iki çift laf edemedi. Bir sağda bir solda dolaştığımı gören görüntü yönetmeni Jean Paul Seresin ile göz göze geldim, kükredi: “Get there here!” Arkama bakmadan uzaklaştım. Set disiplini diye bir şey var tabii. İşini tamamladıktan sonraysa sanki o adam değil gibi Seresin yarı Türkçe yarı İngilizce teşekkür edip etrafa gülücükler saçıyordu. Setteki maceram, oyuncularla sohbet ve görüntü yönetmeninden kaçmakla gece yarısına dek sürdü.

ece ulusum‘Abi açsana gözünü, sen kör değilsin’
Eski karakterlerden biri de Özkan Uğur’un canlandırdığı Garavel. Yılmaz, setteki Özkan Uğur’u anlattı: “MFÖ’den bir tek Fuat’la çalışmadım. Onunla da büyük ihtimal Eurovision’a gideceğiz. (Gülüyor.) Garavel karakteri görmüyor, birden ‘Neredesiniz? Buradayım’ diye bağırıyor, kokluyordu falan. Özkan Abi sete giriyor, karavanda giydiriyorlar ve gerçekten görmez oluyor. Oynadığı sahneleri sinemada falan görecek büyük ihtimalle. Bakmıyor ki… Kıvanç ‘Özkan Abi biraz sağa’ diyor, görmüyor ‘Ne?’ diye bağırıyor. Ya abi açsana gözünü, sen kör değilsin! Sete elinden tutup getiriyorlar. Ray Charles’la daha kolay çalışırsın. Kapatıyor gözünü, açmıyor. Yanına gelip ‘Abi’ diyorum birden ‘He!’ diyor. Mesela hangi rengi sevdiğini soracağım, ‘Hangisi’ diyor açmıyor gözü. (Gülüyor.) Çalışkanlığın da bir sınırı olmalı.”
Cem Yılmaz film süreci boyunca birçok isimle konuşmuş, fikrini almış. Onlardan biri de filmde de rol alan Ediz Hun. Bu tür paylaşımların çok önemli olduğunu söylüyor Yılmaz: “Bizim sinemacıların arasında büyük bir boşluk var. Altın çağ ile 90’lar ve 2000’lerin film üreten çağı arasında beraber çalışmışlar çok az. Dünyada öyle değildir. 60’lar ve 70’lerde çalışanlar kontağı kapatıp film yapmadılar. Birkaç şanslı isim var. Atıyorum, Zafer Abi Kemal Sunal’la oynayabilmiş, Ozan da Şener Şen ile oynayabilmiş. Aslında birbirine değen insanlar fark yaratıyor…”


CEM YILMAZ: Yaptığın şeyin elbette bir karşılığı var. Şimdi olmasa, sonra var
Birkaç kere yalnız yakalayıp soru sorayım diye uğraştım olamadı. Zaten sürekli çekime gidip geliyordu. Garavel gibi, bir orada bir burada… Kıvrandığımı görünce “Ne soracaksın merak ettim, sorsana” dedi, sordum.
 Ben müzikle ilgiliyim daha çok.
Ben de ilgiliyimdir. Az kalsın SoundCloud kapanıyordu. Ama kurtarmışlar…
 Söylemem doğru olur mu bilmem ama, yedekledim sizin parçalarınızı. Playlist’imde var.
Benimkileri mi?
 Evet…
Vay uyanık! İndirilemez şekilde ayarlamıştım. Hatta eskiden ona bir isim koymuştum: “İnmeyen Nağmeler” diye. (Gülüyor.) Beğeniyorsun yani benim yaptıklarımı.
 Seviyorum. Synth-pop ve elektronik altyapıyla hazırladıklarınızı özellikle de…
Şimdi özellikle ona gireceğim.
 Ben de ilgili olduğunuzu bildiğimden filmin müziklerindeki etkinizi merak ediyorum. Bir dönemi yansıtmada müziğin de çok büyük etkisi var.
Ya zor onlar… Dün eve dönerken Ozan’la konuştuğumuz bir konu bu. Müzikleri İskender Paydaş yapacak. Filmde belirgin müzikal bazı durumlar var. Şarkı söylemek gibi durumlar; benim, Seda’nın karakteri… Farah zaten Ajda olduğu için şarkı söylüyor. Zeki Müren de var. Dolayısıyla zaten onlara ait bir sound var. Onların parçalarının 60’larda aranje edilmiş halleri yer alıyor. Benim de bir, iki parçam var, Arif karakteri günümüzden geldiği için hangi parçaları söylüyor acaba… (Gülüyor.) Orası eğlenceli bir sürpriz. Şarkı olunca da İskender ile çalışmaya karar verdik. O tam bir track’çi, track yapıyor. Babası Muhittin Paydaş Orkestrası olarak o dönemde de etkin. Bir Ayhan Işık filmi izliyordum, Beyoğlu’nda bir sahne çekiliyor. Neonlarla Muhittin Paydaş Orkestrası yazıyor. İskender’in babası çıktı.
Bir de böyle organik bir şey var. Filmde bir bölümde Paydaş Orkestrası olarak bir parça var. Şarkı kısımlarını o yapacak. Ancak dark sci-fi taraflarında ona özgün bir şey, Türk filmi formundaki yere ona göre bir şey yapmak gerek. Bir keresinde A.R.O.G.’da başımıza geldi. Resim epey gerçek olduğundan müzisyen aşka geliyor bir bası- yor enstrümana, izleyen “Ne oluyor yahu?” oluyor. Öteki türlü de ekrandaki komik değil ama müzikle işi götürelim diye bir şeyler oluyor. Biz bundan kaçtık. Skeç- vari şeylerde en akla geleni alıp koymak işi direkt skece dönüştürüyor. Müziğin duyguları, filmi ciddiye alması lazım. Kız ağlıyor, robot onu seviyor gibi bir durumda; bak şimdi komik bir melodi yapayım buraya… (Ağzıyla John Carpenter’ın The End’ini taklit ediyor.) Aklıma Serpil Çakmaklı ile Banu Alkan’ın filmini getirdin.
Filmin bir yandan da belgeseli çekiliyor. İlk filmin kamera arkalarını ve detaylı anlatımlarını DVD’sinde de izlemek keyifli olmuştu, fark etmediğim detayları görmüştüm. Mesela Cem Yılmaz’ın yemekhane sahnesinde duyulmaması gereken bir sese taktığını öğrenmiştim. Ondan sonra filmlere daha dikkatli kulak vermeye başlamıştım.
 Siz böyle deyince benim de aklıma yüksek bel bikini geldi. (Kahkahalar)
Biz Allah’tan o zamanlar büyüktük, fazla ilgilenmedik.

,4L-TvQDGzkaVo_uzCNEKkA‘BABA BUNUN İŞİ NE ZAMAN BİTİYOR?’
 G.O.R.A.’dan bazı karakterler varmış filmde. Mesela Erşan Kuneri…
Ooo… Senin bilinçaltı çıktı ortaya. (Gülüyor.) Biz bir ara sosyal medyada “G.O.R.A.’dan aklınızda kalan karakterleri söyleyin” dedik. Bütün senaryo çıktı. Sonra dolu istek geldi, “Bob Marley Faruk da olsun!” Hepsi yok, olamaz. Bir öncekinde oyuncu olarak isimler vardı ama karakter olarak yoktu. Oyuncu olarak Ozan, ben ve Özkan Abi var. Biraz Ceku var… Sonra Ediz Hun, Filiz Akın falan yani… Ama mutluyum. 14 yıl sonra aynı karakterlerle film yapmak bizi heyecanlandırıyor.
 216’nın geldiği uzay gemisini Pek Yakında filminde görmüştük. Onu seçmişsiniz, illüstratör Berkay Buğdanoğlu çizmiş ve kocaman da inşa etmişsiniz…
Evet. O oyuncakla ilgili de anım var bak. Ben o oyuncağı getirip dedim ki “Pek Yakında filmindeki o oyuncak Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi’nde varmış, kıymetlidir”. Filmdeki replik de gerçektir. Sunay Abi “Ondan bir tane var, bende” dedi. Halbuki bizde de var, iki tane yani. (Gülüyor.) O oyuncağın formunda, aynı renkler ve dokuyla… Ya komik bir de eleştiri var; “Uzay gemisini iyi yapamamışlar, oyuncak gibi olmuş”. Rastlantıyla o öyle olabilir mi ya? (Gülüşmeler.) Adam onu 3 ayda yaptı, kocaman. Sete oğlum geldi. Şimdi 5 yaşında… Hiçbir şeye şaşırmıyor da… Beyaza da boyasan, kanat da taksan karşı komşu Ozan Abi… Uzay gemisini gördü “Baba bunun işi ne zaman bitiyor, eve götürelim” dedi. (Gülüyor.) Geminin adı da KML3000.
 Onun hikâyesi nedir?
Kemal’in bulduğu bir isim. Ozan’ın robotu oynadığını duyunca “Ben de robotu oynayacağım” dedi, “Adın ne olsun?” dedim, o da “KML 3000 elektronik” dedi. Filmdeki replikleri falan oyunları arasında söylüyor. Yaptığın şeyin elbette bir karşılığı var. Şimdi olmasa, sonra var. Gönderme değil ama bir anlamı var o uzay gemisinin öyle olmasının. Her katmanda böyle dikkat edince yıllar sonra bir anlama kavuşuyor. Zaz ekibi (Jim Abrahams, David ve Jerry Zucker) Top Secret’in 25’inci yılı için bir toplantıya gitmiş. İştirakçiler öyle acayip şeyler sıralamış ki şu sahnede buna mı gönderme yaptınız falan… Üçü sonunda “Ne alakası var abi, nereden buluyor bunları. Öyle bir şey yok” falan deyip durmuş. Bir de işin kendi kendine evrilen bir yanı var. Mesela adam yıllardır “G.O.R.A. ne demek?” diye soruyor. Gıcırtılı olur robot… Değil tabii abi, basit düşün. Sci-fiction yapacağın zaman G, R, X, Z gibi harfler olması lazım. G.O.R.A. da goralı sandviçle ilgili. Nerelisin? Goralıyım! Bu komik sadece…


Ekran Resmi 2018-01-03 17.13.01ZAFER ALGÖZ: Renkler zamanla kayboldu
“Siz filmin geçtiği dönemi en net hatırlayanlardansınız. Neleri özlüyorsunuz, o zamanlar neler yapardınız?” diye sorunca Zafer Algöz, avucundaki son kajuyu ağzına attı, bıyığını işaret ve başparmağıyla düzeltip anlatmaya başladı: “O zamanlar o il senin bu il benim dolaşırdık. Bir yerde değildim, İstanbul’da da değildim. Her şey daha güzeldi sanki. Bilmezsiniz siz, radyolu dönem demek daha doğru olur. Ne bileyim, şimdi sette falan da dolaşınca renklerin zamanla kaybolduğunu görüyorum. Kıymet nedir pek bilinmiyor gibi…” Her şeyin fiyatı biliniyor ama değeri bilinmiyor deyince ben, “Tam da öyle” diyor. Oradan lafı Ozan Güven alıyor, yapay zekânın gelişiminden söz ediyor. O satrancı anlatıyor ancak şarkı sözü yazan, insanların hoşuna gidip gitmeyeceğinin sağlamasını yapan senarist yapay zekâlar bile geliştirildi. Yine de hiçbiri 216 kadar iddialı olmadı, insanları yenmek değil de insan olmak isteyen robot…


Ekran Resmi 2018-01-03 17.13.12SEDA BAKAN: Aralarında sırıtmamak için elimden geleni yaptım
“Cem bana rolü teklif ettiğinde başkalarıyla görüşmesin diye onlara ‘İkinizin yanına en çok ben yakışırım’ dedim” diyor Seda Bakan. Onun karakterinin adı Pembe Şeker, hayatı toz pembe gören bir kız. 1969’da yaşıyor… Ama kızın gözleri görmüyor, Yeşilçam karakteri. Hayatına Arif ve 216 giriyor. Ve sözlerini şöyle tamamlıyor: “Hayatımdaki en iyi işlerden bir oldu. Herkesin birbirini çok iyi tanıdığı bir kadro. Aralarında sırıtmamak için elimden geleni yaptım.”

Arif V 216’nın oyuncu kadrosunda Cem Yılmaz ve Ozan Güven’in yanı sıra Özkan Uğur, Zafer Algöz, Seda Bakan, Özge Özberk, Çağlar Çorumlu, Can Yılmaz, Farah Zeynep Abdullah, Ahu Yağtu, Mert Fırat, Şükrü Özyıldız, Sercan Badur, Zeynep Kankonde, Özgür Emre Yıldırım, Tuncay Beyazıt, Beyti Engin, Erkan Üçüncü, Kamil Güler, Muhittin Korkmaz, Maria Anastasiava ve Zeynep Sümer var.

Ece Ulusum

HT Link:

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1618203-bu-trump-bu-arifi-cepten-arar

 

Related Posts

Kalben: Sürekli parlayamam

Ediz Hafızoğlu ve Çağrı Sertel: Transparan takılıyoruz

Ezhel’in annesi Ulya Turgut: Çocuğumun arkasındayım

Caz ve dahası

Lezzetli ama hep aynı Cappadox

‘Biz öyle çocuklar değiliz’